|
|
 Üye:
/
2009 Forum Mesajları: 0 |
|
| Kategori: |
| |
| |
| .. : tarihinde eklendi, kişi tarafından okundu. |
| Konu: |
|
| |
 Üye: Sinan Eldem
Bursa / Türkiye
, 29
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 15.10.2005 14:52 tarihinde eklendi, 3728 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Görüş, istek, beğeni ve eleştirleriniz... |
Lütfen ŞiirEvim.Com hakkındaki düşüncelerinizi buraya yazın.. Kullanıcı İmzası: |
| |
Üye: Fulya
Almanya
, 60
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 16.10.2005 11:39 tarihinde eklendi, 868 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Soru... |
Bu sitede daha önceden yazmis oldugum siirlerim var. O siirleri kendi sayfama nasil ekliyebilirim?.... |
| |
 Üye: Onur Çağlar
İsviçre
, 46
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 17.10.2005 14:33 tarihinde eklendi, 3021 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Kültür Nedir? |
Görsel, işitsel ve diğer yazılı basında Kültür’e ilişkin çeşitli başlıklara, açılımlara, makalelere rastlamaktayız. Bunlar arasında kavram kargaşası bir hayli yoğundur. Her insan “kendine göre” bir tanımlama yapar. Tabi ki bu “kendine göre” tanımlama yapmanın nedenleri var ama bu nedenler, ne olursa olsun, eğer epistemolojik bir süzgeçten geçmiyorsa, geçerliliği yok demektir.
Örneğin kimi yarışmalar düzenlenmektedir: “Kültür ve Sanat Yarışması” gibi! Böyle bir yarışma düzenlenebilir mi? Bunun nasıl bir mantığı olabilir? “Sanat” dediğimiz zaman aklımıza ilk önce müzisyenler gelir. Peşinden sinema ve tiyatro... Örneğin halkımızın büyük bir çoğunluğu yontucuyu (heykeltıraşı) , vitraycıyı, ebrucuyu, dansör ve dansözleri vb. bu kavram içinde pek görmez..
“Çok kültürlü (bilgili anlamında) insan! ” deriz örneğin. Kültür’ü genel olarak “bilgi” olarak algıladığımız için bu sözü de çok kullanıyoruz.
Gelin, tanımlamalara geçelim: 1ci tanımlama:
“Kültür, bir sosyolojik grubun önemli yapılarından biridir. Sosyolojik bir kimliğin olabilmesi için bir kültürün de olması gerekir. Etnik yapı, kültürle doğrudan ilintilidir. Kültür dediğimiz şey, sosyolojik grubun dilinden, alışkanlıklarından, yaşam şekillerine kadar ya da dini inancından, her türlü insani ve doğal ilişkilerini kapsayan bir bütün ya da bu ilişkilerden ortaya çıkan sosyolojik bütüne verilen ad.” http://www.filozof.tripod.com/kultur.html sitesinin tanımlaması böyle. 2ci tanımlama:
“Kültürü birçok şekilde tanımlayabiliriz. Örneğin; düşünce, konuşma ve her türlü aksiyonu içeren ürün; insanların öğrenme kapasitesine dayalı; ve dille, düşünceyle ve geleneklerle her türlü bilgiyi, görgüyü, örf ve adetleri ileriki nesillere taşıyan gelenekler dizisinin toplamıdır diyebiliriz. Eğitimle disiplinle, sosyal tecrübeyle gelişmişliğiyle kültür diyebileceğimiz gibi moral ve entelektüel gelişmişliğe de kültür diyebiliriz. Kültür entelektüel ve estetik çalışma ile elde edilen gelişmelerdir; medeniyetin entelektüel ve sanatsal içeriğidir, görgü, düşünce ve zevk gelişmişliğidir. Güzel sanatlarla, insanlıkla ve mesleki teknik ya da profesyonel ustalık ve bilgiyle görünen bilimle de ilgilidir kültür.” Bu tanımlama da http://mumine2002.sitemynet.com/sitem/id16.htm Üçüncü tanımlamamızı Türk Dil Kurumu’nun çıkardığı “Türkçe Sözlük” ten alıyoruz: 1) Tarihi, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin. 2) Bir topluma veya halk topluluğuna özgü düşünce ve sanat eserlerinin bütünü. 3) Muhakeme, zevk ve eleştirme yeteneklerinin öğrenim ve yaşantılar yoluyla geliştirilmiş olan biçimi. 4) Bireyin kazandığı bilgi. 5) Uygun biyolojik şartlarda bir mikrop türünü üretme. 6) (Kültür akımı) Bir toplumun kültüründen bazı ögelerin başka bir topluma geçişi. Daha bir çok tanımlama örneğine gereksiz olacağı için yer vermiyorum. Yazımın hemen başında “Her insan ‘kendine göre’ bir tanımlama yapar. “ dedim. Ben de “kendime göre doğru” bulduğum bir tanımlamayı, Materyalist Felsefe Sözlüğü’ndeki tanımlamayı yazıyorum: Materyalist Felsefe Sözlüğü, Kültür kavramının açılımını şöyle yapıyor: “Tarihin akışı içinde TOPLUM tarafından yaratılan bütün MADDİ VE MANEVİ (spiritüal) değerler ve onların yaratılması, kullanılması ve aktarılmasına ilişkin araçlardır” (abç) Altını çizdiğim yerlerde demek ki ilk kural, her hangi bir şeyin “kültür” olabilmesi için onun, “toplum tarafından” yaratılması, oluşturulması gerekmektedir.
Az önce alıntısını yaptığımız 1ci tanımlama, Kültür kavramını sadece sosyolojik boyutuyla ele almış, hatta daha da darlaştırarak bunu “etnik” konuma kadar indirgemiştir. Kuşkusuz ki, etnik yapıların da kendilerine özgü belli bir kültürü vardır; ama bu, kültürün, sadece “etnik yapı” ile açıklanabileceği anlamına gelemez. Gerek ulus niteliğinde olan toplumlar ve gerekse etnik nitelikte olanlar, “bağlı” bulundukları sosyo-ekonomik formasyondan kesinlikle ayrılamazlar. Dolayısıyla bu tanımlama, belli mikroskopik doğruları içinde barındırsa da genel bir tanımlamada bilimsel bir açılımdan oldukça uzaktır.
2ci tanımlama daha tanımlamasının başında gemiyi karaya oturtmaktadır: “Kültürü bir çok şekilde tanımlayabiliriz” diyor! Kültür ana başlığına bağlı alt başlıkların nicelik ve niteliklerini açıklamak başka bir şey, Kültür’ün “bir çok şekilde” tanımlanması(!) bir başka şeydir. Ve anlaşıldığı kadarıyla “mumine” sitesi, bu kavramdan sadece “maneviyatı” ve sanatı anlamaktadır. Hiçbir bilimselliği olmayan, o an akla geldiği için yazılan bir “tanımlamadır” bu.
3cü tanımlama, görüldüğü gibi Materyalist Felsefe Sözlüğü ile büyük bir uyum içinde.. Ama “... insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünü, hars, ekin” şeklindeki “ek” tamamen gereksizdir. Çünkü konumuz dahilindeki Kültür’ün “egemenlik ölçütü” olarak değerlendirilmesi, yanlıştır. “Egemen kültür” var mıdır? Tabi ki vardır; ama tanımlama içinde kullanılması yanlıştır; çünkü ayrı bir alt başlıktır bu.
Peki Kültür’ü oluşturan altını çizdiğimiz “maddi ve manevi değerler...” denilen iki sac ayağı nelerdir? “... MADDİ KÜLTÜR (yani makineler, üretim alanındaki deneyimler ve diğer maddi servetler ve MANEVİ KÜLTÜR (yani bilim, sanat, edebiyat, felsefe, etik, eğitim, vs..” Demek ki, aslında bir Kültür’den söz ederken, tek başına bir şeyden değil, maddi ve manevi birçok olgunun toplamından söz ediyoruz. Vücut gibi! Tıpkı vücut derken tüm organlarımızı; kafa, göz, kulak, ayak... söylüyor olmamız gibi..
Kültür’ün olabilmesi için, ilk kural, tarihsel süreç içinde toplum tarafından yapılmış olmasını gerektiriyordu. Bugün, yaklaşık 200 ülke (ulus) var ve bu ülkelerin kültürleri arasında aynılıklar, benzerlikler olduğu gibi ayrılıklar da vardır.
Kültür’ü belirleyen, ona niteliğini veren sosyo-ekonomik formasyonlar dizisidir. Bir toplum hangi sosyo-ekonomik formasyon içindeyse, o toplumun kültürü de o sosyo-ekonomik formasyon dizisine denk düşer. Örneğin, kapitalist bir toplumda Kültür, kaçınılmaz olarak kapitalist, sosyalist bir toplumda sosyalist, feodal bir toplumda feodal kültür vb. egemendir.
Buradan yola çıkarak, belli bir sosyo-ekonomik formasyonun yansıması olan Kültür, içinde yukarıda değindiğimiz şeyleri kapsadığı için, “ideoloji” de bu kavramın içinde yer aldığı için, belli bir sınıfa denk düşer.
Dostlukla...
Kullanıcı İmzası:Paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı yarınlara söz verenler, merhaba |
| |
 Üye: Onur Çağlar
İsviçre
, 46
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 17.10.2005 14:52 tarihinde eklendi, 990 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Sanat Üzerine Bir Genel Düşünce |
Sanat Üzerine Bir Genel Düşünce "Sanat kelimesi Arapça'da amel, iş yapma anlamlarını veren «san'a» kökünden gelmektedir ve yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen marangozluk, duvarcılık gibi meslek dallarını kapsamaktadır. Görüldüğü gibi bu kelime Arapça'da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. Bugünkü Türkçe'de kullandığımız «sanat» kelimesi, Osmanlıca'da bir değişiklik geçirmiş, yeni kazandığı anlam ve muhtevayla birlikte benimsenmiştir.
Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: "İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı" . Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir.
Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için "güzel sanat" kavramı içinde, sanat'ı şöyle tanımlamak mümkündür: "İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir." Bkz: http://www.geocities.com/enveryolcu/sanat/nedir.html "Sanat, insanlık tarihinin her döneminde var olan bir olgudur. İnsanlığın geçirdiği evrimler yaşama biçimlerini, yaşama bakışlarını, sanat biçimlerini ve sanata bakışlarını değiştirmiş, her dönemde ve her toplumda, sanat farklı görünümlerde ortaya çıkmıştır.
Bugün sanatın "duygusal ve düşünsel etkileme gücü"ne sahip oluşu daha belirleyicidir. Bu anlayışa en uygun tanımı yapan Thomas Munro'ya göre; "sanat doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisidir." Sanat, güzel ile uğraşır. Güzel göreceli bir kavramdır. Kendi içinde tutarlı bir bütünlüğü taşıyan şey çirkin, acı verici, iğrendirici bile olsa estetik açıdan güzeldir.
Sanat, nesnel ve öznel yaklaşımlara göre farklı açıklanır. Nesnel yaklaşımda sanat, toplumsal etkilerle, öznel yaklaşımda ise salt bir bireysellikle yaratılır.
Kant'a göre; sanatın kendi dışında, hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel Sanatı ancak deha yaratabilir.
Hegel'e göre; sanattaki güzellik doğadaki güzellikten üstündür. Sanat, insan aklının ürünüdür. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır.
Marks'a göre; yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır. Bu, toplumsal bir karakter taşır. Sanat, yaşamı insanileştiren bir olgudur. Araştırıcı, yaratıcı, çok yönlü tümel insana ulaşma çabası içinde sanatlar gelişebilir.
B. Croce; güzelliğin yerine anlatımı öne çıkarır. Sanat, sezginin ve anlatımın birliğidir. Bireysel ve teorik bir etkinliktir. Doğa, sanatçının yorumu ile güzel olabilir.
Sonuç olarak Sanat, deha düzeyindeki zekanın, var olana karşı tepkisinin, tutarlı bir bütünlük içerisinde somutlaştığı bir alandır. Sanatçı, zekası ve sezgileriyle çağının önünde giden insan olduğu için, gerçek sanatın anlayanı azdır. Onu anlamak için çaba gerekir."
Bkz: http://www.fotografya.gen.tr/issue-6/sanat.html Aşağıdaki tanımlama da Türkçe Sözlük'ten alınmıştır: "1 . Bir duygunun, tasarının veya güzelliğin anlatımında kullanılan yöntemlerin tamamı veya bu anlatım sonucunda ortaya çıkan üstün yaratıcılık. 2 . Belli bir uygarlığın veya topluluğun anlayış ve zevk ölçülerine uygun olarak yaratılmış anlatım. 3 . Bir şey yapmadan gösterilen ustalık. 4 . Bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü. 5 . Zanaat."
Bkz: http://www.tdk.gov.tr/TDKSOZLUK/SOZBUL.ASP?kelime=sanat Tanımlamaların yüzeysel yorumları: 1ci Tanımlama:
Etimolojik bir açılımla giriş yapan geocities.com sitesi, bir başka tanımlamayı örnek alıyor:
"Sanatı bazen, şöyle de tarif ederler: 'İnsan aklının eşya üzerindeki pırıltısı'. Bu, yüzlerce tariften yalnızca bir tanesidir"
Bu minicik tanımlama, doğrusunu isterseniz benim için de güzel bir tanımlama olmuş. Ancak bu tanımlama makale, inceleme, vb gibi ciddi yazın çalışmalarında kullanılamaz. Sadece sohbet sırasında bu tanımlama yapılabilir / kullanılabilir çünkü sanat, birazdan açılımlarında da göreceğimiz gibi madde(nin üzerindeki) bir "pırıltısıdır".
Açılımın devamında site, "Maddi fayda gözeten sanatlardan ayırabilmek için "güzel sanat" kavramı..." diye devam ediyor.
"Maddi fayda gözeten sanat..." Önce bu... Aslında bu giriş, bilerek veya bilmeyerek yapılan bir dikkat çekiştir. Doğrudan burjuva sanat anlayışına yapılan bu göndermede katılmadığım yerler var.
Sanat, insan ürünüdür ve "etli,kanlı, canlı" olmadığı için "sanat"ın her hangi bir maddiyat veya maneviyat beklemesi mümkün değildir; sanat bir üründür. Maddi veya manevi bir beklenti içinde olan (niye böyle bir beklenti içinde olduğu veya olması gerektiği (mi?) sanatçının içinde bulunduğu koşulların bir değerlendirilmesiyle yanıtlandırılır) SANATÇIDIR; o ürünü yapan insandır. Bir başka şey ise, sanat kavramını sadece güzel sanatlar içinde açmasıdır.
Güzel sanatlar: Edebiyat, müzik, resim, heykel, mimarlık, tiyatro gibi insanda coşku ve hayranlık uyandıran sanatlar.
Görsel Sanatlar: Resim, oymacılık, heykelcilik, mimarlık gibi sanatlar, plastik sanatlar.
Edebi Sanatlar: Edebiyatta anlatımı zenginleştirmek, renklendirmek ve daha çarpıcı bir duruma getirmek için temelde benzetme esasına dayalı söz ve manaya bağlı anlatım inceliği ve özelliği. Vb. vb. (Bkz: tdk)
Öylesine içiçe geçmiş ki, konunun uzmanları bile işin içinden çıkamamış ! "Klasifikasyonları" yine konunun uzmanlarına bırakıp, devam edelim.
Maddi fayda (başta para olmak üzere diğer maddi veriler) beklemek günümüzün gerici ve faşist sistemlerinin şöyle veya böyle bir dayatması ile olmaktadır. Günümüz sistemi maalesef ki metaya dayalıdır. Sistemin gözünde her şey metadır ve topluma da onu dayatmaktadır. Çünkü sistemler toplumlara, toplumlar da bireylere birer daire çizip, "Buradan dışarı çıkarsanız yakarım!" diyor ve bizler de kuzu kuzu "Olur ağam!" diyoruz. Maddi şeyler beklemek zorunludur sistemimizde. Sanatçı, yaptığı sanat ürünlerini pazarlayarak para kazanmakta ve yaşamını böyle sürdürmektedir. Bir ressam, resimlerini, müzisyen müzik parçalarını, tiyatrocu oyununu, şair şiirlerini "pazarlar". Bu, yukarıdaki gerekçeden dolayı zorunludur.
Sitenin tanımlamasında diyor ki:
"İnsanların, tabiat karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim, ses, söz ve ritm gibi unsurlarla güzel ve etkili bir biçimde ve kişisel bir üslûpla ifade etme çabasından doğan ruhsal bir faaliyettir."
Sanat tanımına ilişkin önemli veriler bu tanımlamada var, ama yeterli değil. İnsanlar (sanatçılar) sadece "doğa karşısında" bulunmazlar; sadece "doğayı" yorumlamazlar; sanatçılar, toplumun bireyleri oldukları için ve esas olarak toplumu işlemek zorundadırlar. Neden toplumu işlemek zorunda olduğuna birazdan değinmeye çalışacağım.Toplumu içine almayan bu tanımlama bundan dolayı da eksiktir. Bu, birinci tanımlamaya ilişkindi. İkinci tanımlamaya geçiyorum. Fotografya sitesi kısa birkaç bilgi verdikten sonra tanımlamayı yapıyor:
"Sonuç olarak Sanat, deha düzeyindeki zekanın, var olana karşı tepkisinin, tutarlı bir bütünlük içerisinde somutlaştığı bir alandır. Sanatçı, zekası ve sezgileriyle çağının önünde giden insan olduğu için, gerçek sanatın anlayanı azdır. Onu anlamak için çaba gerekir."
Bu tanımlamanın hiçbir değeri yok! Site, sanatı ve sanatçıyı "ulaşılamaz/ anlaşılamaz" görmekte, neredeyse "Sanatı da, sanatçıyı da sanatçı anlar" demektedir. Derin bir "bilinemezcilik" içindedir, adeta "efsunlu labirentler güzergahıdır" sanat... Yanlış! Dehalık, dahilik her alanda gereklidir. Olsa tabi ki daha verimli olunur ama sanatçı olmak için "deha" kıstasının konulması yanlıştır. Bu, varolan sanatçıların hepsinin de "dahi" olduğu tezini getirir ki, gerçeklikle ilişkisi olamaz. Sanatçı sadece zekasıyla ve sezgileriyle çağının önünde olmaz; sanatçı, (en azından kendi alanıyla ilgili ama) genel olarak entelektüel duruşuyla (düşünmesi, üretmesi, paylaşması ve yönlendirmesiyle) toplumun önünde olur. "Onu (yani sanatçıyı) anlamak için çaba gerektirir" sözü, içi boş bir kutsamadır.
Türk Dil Kurumu'nun yaptığı tanımlama ise;
Birinci maddenin sonunda söylenilen "...ortaya çıkan üstün yaratıcılık." olması mümkün değil. Bu durumda her sanat eserinin "üstün" olması gerekir ki, olası değil bu.. Diğer maddeler uygun değil. Sadece birinci maddede "üstün yaratıcılık olayı" sözü doğru değildir. Diğer sözler, yine doğru tanımlamaya ilişkin veriler vermektedir.
"Sosyal bilincin ve insan aktivitelerinin, gerçekliği artistik imajlar halinde yansıtan ve dünyayı estetiksel tarzda kavrama ve temsil etmenin en önemli araçlarından bir olan sanat, "Kültür" kavramını oluşturan yüzlerce fenomenden biridir." (MFS)
Basitten karmaşığa doğru gidiyorum. Demek ki sanat, her şeyden önce Kültür kavramını oluşturan bir çok fenomenden sadece biridir. Buradan da anlaşılacağı üzere, içinde doğduğu / şekillendiği kültürün ağırlığı, o sanatın üstünde kendini eni-konu hissettirecektir.
Ve bu hissettirme, çoğunlukla belirleme boyutundadır.
Tıpkı ülkemiz genelindeki egemen sanatın yoz burjuva sanat olduğu, devrimci sanatın ise "azınlıkta" kalması gibi.. Bunun nedeni, devrimcilerin ya da devrimci yapılanmaların (var olan özgül eksiklikleri dışında) genel eksikliği / yetersizliği değil, doğrudan sisteme egemen olan sınıfın burjuva sınıfı olmasından kaynaklanmaktadır.
Ve sosyo-ekonomik formasyondur... Yani toplumsal boyuttaki sanatın değişimi için o sosyo-ekonomik yapının değişimi şarttır; veya bir başka deyişle, belli bir sosyo-ekonomik yapı içinde oluşan nicel veya nitel boyuttaki değişimler, sanatı da nicel veya nitel olarak değiştirir.
Tüm çalışmalarının kaynağı emek olan sanatın gelişiminde halk(ın konumu) her zaman çok büyük bir rol oynadığı için, halkla sanat arasındaki yüzlerce bağlar, sanatın spesifik özelliklerinden biri olan "ulusal karakterde" görülmektedir.
Sanatı diğer sosyal bilinç formlarından ayıran en temel özellik, sanatın konu maddesi, insanla gerçeklik arasındaki estetik ilişkidir ve sanatın başlıca görevi dünyanın artistik açılımıdır. Ya da bir başka deyişle sanatçı; bütün çeşitliliği ile yaşamı (kendi dünya görüşü ve entelektüel seviyesiyle doğrudan orantılı olarak) özümseyerek spesifik bir yansıma formu halinde (yani duyusal ve mantıksal, soyut ile somut, tekil ile tümel ve öz ile görünüş arasındaki organik bağıntıyı dile getiren artistik imajlar halinde) yaratan, yöneten, ve aktaran insandır.
Gerçekliğin sanata yansıtılmasının nesnesi ve biçimi sanatın özel görevini belirler; yani güldürür, ağlatır, mutluluk verir; psikolojik olara artı ve eksilere yol açar... Buradan da anlaşılacağı üzere, gerek (bilerek veya bilmeyerek) temsil ettiğimiz sınıf(lar)ın, gerek içinde bulunduğumuz sistemin bizi belirlediği (veya etkilediği) oranda ideolojik / siyasal davranış kaçınılmaz olacağından, her sanat eseri şöyle veya böyle bir sınıfın damgasını taşır. Çünkü artistik imajların, sanatçının yaşam hakkındaki bilgisine ve yeteneğine dayanan estetik oluşumlar olduğu gerçeği bize bunu dayatmaktadır.
Kullanıcı İmzası:Paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı yarınlara söz verenler, merhaba |
| |
 Üye: Onur Çağlar
İsviçre
, 46
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 17.10.2005 21:37 tarihinde eklendi, 839 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Şair Kimdir? |
Şair kimdir?
Şiir yazan insandır şair... Öncelikle bu... "Detaylar"a indiğimiz zaman ise, bu kavramın içeriği yine içinde bulunduğumuz (aldığımız) sınıfsal kültürel merkeze göre değişiklikler göstermekte ve buna bağlı tanımlamalar yapılmaktadır. "Şöyle olursa şair olur, böyle davranırsa şair olur; şair şunu, şunu yapmalı!" gibi sözler, bireysel düzeyde şairin toplum ve kendi içindeki nitelik ve nicelik değerleriyle ilgilidir. Yazdığı şiiri beğeniriz, beğenmeyiz, eksiktir, fazladır her neyse ama bir insan şiir yazıyorsa ona şair denir.
Örneğin Nihal ATSIZ isimli şair, dünya devi Nazım Hikmet için "Komünist Don Kişotu Proleter - Burjuva Gospodin Nazım Hikmetof Yoldaşa" isimli makalesinde bakınız ne diyor? İşte size yorum yapılmadan örnek. Lütfen dikkatli okuyunuz: “Acaba bu Nazım Hikmetof Yoldaşın san'atta ne değeri var? Bazı budalalar tarafından asrın en yüksek şairi olduğu bile ilan edilen bu Sanso Pansa`nın şairliği hakikaten 100 numara mıdır? Bana sorarsanız sıfır. Şiirin bir tarifi vardır. Nazım Hikmetof Yoldaşın hezeyanları o tarife sığmaz. San'atta dar bir çerçeve içinde kapalı kalmak taraftarı değilim. Fakat tulumbacı argolarını, zevk fesadına uğramış naraları da san'at diye kabul edemem. Aklı başında kimse de kabul edemez. Şiir vezinle ve kafiyeyle olur. Böyle olmayan yazılara nesir derler. Gerçi nesirde de şiir yapılır ama bu, manzum şiirden daha güç, daha san'atkarane birşeydir ve Hikmetof Yoldaşta bunun zerresi yoktur. Nitekim gölgesi Orhan Selim`in yazıları da meydandadır. İşte Nazım Hikmetofun san'atından parçalar: Bana bak: Hey! Avanak!
* * * trrrrum, trrrrum, trrrrum! trak tiki tak! Makinalaşmak İstiyorum,
* * * Şiirlerim içilmez İngiliz tuzu gibi. Hakikaten, İngiliz tuzunu, Moskof müshili içilerek yazılmış olan bu satırların üzerine içmek daha doğru olur. Sonra trrrrum diye makine taklidi yapmak hangi şiirin ve hangi zevkin kabul edeceği şeydir? Şiir yalnız taklidi lafızlarla mı meydana gelir? Kelimelerin ahengi yok mudur? Hikmetof Yoldaşın ağzındaki teneke düdüğün sesine çelik pistonlu makinelerin iniltisidir diyebilir miyiz? Hikmetof Yoldaş köpek veya sığır başlıklı şiirler yazsa havlıyacak yada böğürecek mi? Bütün bunlar yalnız şunu gösterir: Nazım Hikmetof Yoldaşta zevk fesada uğramış, tereddi etmiştir. Eğer onun şiirleri çok okunuyorsa bu da okuyucu kütlesinin bozuk zevkli olduğunu gösterir. Nitekim bazı edepsizce ve açık saçık kitaplar da el yazılarıyla yazıp dağıtılacak kadar çok rağbet bulmuştu. Nazım Hikmetof Yoldaşın çok mukallitleri çıkıyorsa bu da o tarzın kolay oluşundandır. Çünkü vezin ve kafiyeli ve aynı zamanda manalı şiir yazmanın güçlüğünü anlıyan kabiliyetsiz insanlar için başvurulacak yegane yol vezinsiz, kafiyesiz, manasız, mantıksız yazı yazmaktan ibarettir.” Böyle diyor Nihal ATSIZ. Böyle diyor da, kendisi de aşağıdaki gibi ilkokul üçüncü sınıf öğrencisinin kaleminden çıkan dizeler yazmayı “san'at” görüyor: “bir iki üçler yaşasın türkler dört beş altı polonya battı yedi sekiz dokuz alman domuz on onbir oniki italya tilki onüç ondört onbes amerika kalleş onaltı on yedi on sekiz hapı yuttu portekiz...” Bkz: nihalatsiz.org/hikmetof.htm
Bu örnek şaire, dolayısıyla şiire yaklaşımın güzel örneklerindendir.
Dostlukla... Kullanıcı İmzası:Paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı yarınlara söz verenler, merhaba |
| |
 Üye: Onur Çağlar
İsviçre
, 46
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 17.10.2005 21:39 tarihinde eklendi, 3783 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Şiir Nedir? |
Şiir Nedir? Tanımlamalara Birkaç Örnek: "Duygu, hayal ve düşüncelerin bir düzene bağlı olarak, çekici bir dil ve ahenkli mısralar içinde aktarılmasıdır. Şiiri düz yazıdan ayıran ölçü, mısra, ahenk gibi unsurlar vardır. Nazım (şiir) biçimindeki yazılara "manzum"; Nazım parçalarına da "manzume" denir." Bkz: http://www.adaminsitesi.com/edebiyat_tarihi_2.htm ********** "Şiir bir yazın türüdür. Duyguların, izlenimlerin uyumlu bir ses ve söz düzeni içinde anlatımıdır. Ses ve söz güzelliğinin bir arada bütünleşmesine şiir denir. Şiir anlayışı çağdan çağa, ulustan ulusa, insandan insana değişir." Bkz: http://www.memocal.com/bgvh/DunyaCocukSiirleriGunu.asp ********** "Özelde şairlik, genelde de sanatçılık, bir ruh halidir, dış dünyayı algılayış biçimidir, bu ruh halinde daima güzellik, sevgi vardır. Bir yaşam biçimidir; sanatçı bulunduğu yerdeyken her yerdedir, kendisinin dünyasındadır ama bu dünya başlangıcı sonu olmayan bir dünyadır, kendi penceresinden dış dünyaya bakar, farklı algılar, farklı görür, hep güzelin peşindedir, öngörü sahibidir." Bkz: http://www.xelkedondurma.com/rojev/ro_html/Sairlik.htm ********** "Şiir dar bir alana sıkıştırılmış az sayıda sözcükle yoğun anlamlar aktarma gücüne sahip olan yazınsal bir iletişim aracıdır." Bkz: http://vision1.eee.metu.edu.tr/~metafor/yazi/talathalman.htm ********** Necip Fazıl KISAKÜREK'e göre: "Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahcup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak mutlak hakikati arama işi..." Bkz: http://ogrenci.hacettepe.edu.tr/~bbm642/favorite.htm ********** Edip CANSEVER'e göre: "Ya peki mısra nedir? Bir tanımı yok mu onun? Bence yok! Olsa olsa sezilmesi var, şiiri tekilleştirmesi var, şiiri tekilleştirmesi, kolay ustalıklara araç olması, çağdaş anlayışın gerisinde kalması var."
Turgut UYAR'a göre: "Şiirin önce acemiliği geçilir, sonra ustalığına varılır sanılırsa da, bu doğru değildir: Ozan boyuna acemileşir, ustalaşmanın karşıtı değildir acemilik, özüdür. Ozanın olgunluğu, acemiliğin bilincidir olsa olsa. Bu bilinç acıdır, yaşlı ozanı kemirir; böylece şiirin yanına eleştiri yerleşmiş olur ve yaşlı ozan "ben" olmaktan çıkar. "Fenafillah" mertebesidir bu, ozanın yaşını yok eder.'
Nazım Hikmet RAN'a göre: "...Şiir, nesirden bambaşka bir kimliktedir. Musikiden başka türlü bir musikidir. Şiirde 'nefes' ve 'ses' iki temel öğedir. Dizenin ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa ya da ister en hafif perdeden olsun, ister İsrafil'in sûru (borusu) kadar gür olsun, kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir:" Bkz: http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=860 Bunlar "Şiir nedir?" sorusuna verilen yanıtlardan ve kimi sözlerden örneklerdir.
Türk Dil Kurumu'nun yayınladığı sözlükte Arapça'dan geçtiğini belirterek şöyle bir açılım yapıyor:
1) Zengin sembollerle, ritimli sözlerle, seslerin uyumlu kullanımıyla ortaya çıkan edebî anlatım biçimi: "Halk şiirinden, divan şiirinden değil, şiir mefhumundan, sadece şiirden bahsedeceğim."- N. Ataç. 2) Bir şairin, bir dönemin bu sanatı kullandığı özel biçim. 3) Manzume. 4) (mecaz) Düş gücüne, hayale, imgeye, gönle seslenen, anı, duygu, coşku uyandıran, etkileyen şey: "Burada herkes kendi gönlünden olduğu kadar bu tabiatın içinden gelen bir şiiri dinler."- A. Ş. Hisar. Bkz: http://www.tdk.gov.tr/TDKSOZLUK/SOZBUL.ASP?kelime=%FEiir
Neredeyse tüm tanımlamalarda "Duygu, uyum, ritm, izlenim, imge, çağrışım, ses, vb. vb." ögelere yer verilmesi, şiirin dokusunda bunların olduğunun çok açık kanıtıdır. Ancak bu tanımlamalar arasında (sözlük anlamında) bana en yakın olanı Türk Dil Kurumu'nun yaptığı tanımlamanın birinci maddesidir. Kuşkusuz ki bu tanımlama da eksiktir. Bunun nedeni burada da yine karşımıza içinde bulunduğumuz somut sosyal koşullar çıkmasıdır. İsteyen şiirlerde benim gibi estetik düşünsel yönlendiriciliği arar ama şart koşmaz, isteyen sadece imgelerden olduğunu söyler, isteyen bir tümceyi alt alta yazarak "dize" oluşturur... Yukarıdaki ünlü şairlere ait olan alıntılar da aslında şiirin farklı tanımlamalarındandır. “Kusursuz bir şiir tanımlaması” yapmayı olanaklı görmüyorum. Ama her insan şiirden neyi anlıyorsa genel olarak edebiyat dünyası için değil ama kendisi için “kusursuz” bir şiir tanımlaması yapabilir.
Derya Çolpan'ın araştırmalarına göre şiir, başlangıçta, "İnsan günlük konuşma dilinin yanı sıra özellikle değiştirebileceği ya da yansıtabileceğini düşündüğü doğayı etkilemek için bir büyü dili oluşturmuştu. Bu dilin ritmik özellikleri şiir dilinin öncülü olarak algılanabilir. Platon da şiiri tanımlarken 'büyülü söz' ifadesini kullanmıştır:" Bkz: http://epigraf.fisek.com.tr/index.php?num=860 Bu bilgiler bizlere şiirin kesin tanımını ver(e)mese bile, şiirin ne olduğu (yoksa ne olmadığı mı demeliyim?) hakkında çok önemli veriler sunmaktadır. Ben, yetersizliğimden dolayı kendim için bile tanımlama yapamadım. Sadece şiirin içinde olması gerekenleri (kendimce) saptayabildim: Bana göre bir şiir: 1) Özlü, kararlı ve akıcı bir ifadeye; 2) İmge ve betimlemeye; 3) Anlam, duygu ve çağrışım değerlerine; 4) Derinlikli bir yönlendirmeye (çatıştırmaya); 5) Yazım ve gramere (genel olarak dile egemenlik de diyebiliriz) sahip olmak zorundadır. Daha başka şeyler de var tabi ki.. Ama bu beş şık (benim için) kesinlikle olması gerekenlerdir. Bir başka dostumuz bunu altı, bir başkası on bir başkası yirmi olarak da belirleyebilir ama bende bu 5 şık kaçınılmazdır. Şiirde olması gereken diğer faktörlerin eksikliklerinde belki daha toleranslı olabiliriz ama bu beş şıktan birinin bile eksikliğinin şiirde kan kaybına yol açtığını düşünüyorum. Sizler ne düşünüyorsunuz sevgili şiir dostları? Hadi, paylaşımlarımızı geliştirelim.
Dostlukla...
Kullanıcı İmzası:Paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı yarınlara söz verenler, merhaba |
| |
 Üye: Onur Çağlar
İsviçre
, 46
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 17.10.2005 21:43 tarihinde eklendi, 687 kişi tarafından okundu. |
| Konu: Şair ve Şiir Üzerine |
Şiir, öze ve zenginliğe aşıktır, öz bir zenginliğe aşıktır bende şiir.
Şiir okurken bir kaç noktaya özellikle bakarım: İlk önce ifadede yalınlık ve yalın kılıç kararlılık ararım; sağa sola yalpalamayan, bakışlarını doruklara dikmiş, bilinçle beslenen, heybetli duruşuyla kendine güveni olan ifadeleri ararım. Sonra imgelerle sağlanmış derinlik ararım şiirde... Şöyle dipten gelen ve beni diplere davet eden (deniz rüyasını anımsayınız), kanımı harlayan, kudurmuş bir derinlik ararım. Sonra da pusulasına bakarım şiirin; beni hangi yoldan nereye götürüyor, gönderdiği yer bana uygun mu ve ben oraya gidersem (işte burada çok çıkarcı davranıyorum) bana ne verecek bu şiir? “Sanat, sanat içindir!” meta anlayışının avukatları olan burjuva sanatçıları bir tarafa bırakıp “Sanat, halk içindir!” diyen sanatçıları konumuzun üssüne yerleştiriyoruz. Son günlerde bir hayli “popüler” olan ama adlandıramadığım şiirler(!?) okumaktayım. “Şair”, sağdan soldan topladığı imgelerin kıçına bir tümce takıp onu da alt alta yazınca şiir yazdığını düşünüyor. Aslına bakarsanız bu yazılan “şeyler”deki sözcüklerin sinonimlerini yazıp kendisini yazana gösterseniz muhtemelen “deli saçması” olarak yorumlar. Hatta yazdığı şeyi belki kendisi bile anlamamıştır. Yazılan şiirler halk içinse, halk bunu anlamalıdır. Kimi şairler şiirlerinde gereğinden fazla bilimsel sözcüklere yer vererek aslında ne kadar “bilgili” olduğunu yansıtmaya çalışır. Oysa amaç, bu bilimsel sözcükleri öğretmek olmalıdır. Şair, alçakgönüllülüğüyle de kendini halka “okutandır”. Şiirlerimizde neyi işleyeceğiz? Yeni bir Nebula’yı da işleyebiliriz, herhangi bir virüsü de işleyebiliriz, bitkilerin fotosentezini de işleyebiliriz, kurbağaların sindirim sistemini de... Esas olan, tüm yönleriyle toplumu işlemektir, işlemeye çalışmaktır. Her şair (doğal ve genel olarak) başta kendi halkı olmak üzere diğer halkların olumlu ve olumsuz değerlerini özümsediği (lütfen siz “yansıttığı” okuyun) kadar şairdir. Dostlukla...
Kullanıcı İmzası:Paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı yarınlara söz verenler, merhaba |
| |
 Üye: Onur Çağlar
İsviçre
, 46
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 17.10.2005 22:11 tarihinde eklendi, 1185 kişi tarafından okundu. |
| Konu: İnsan Tipleri |
SİZ HANGİ GRUBUN İÇİNDESİNİZ?
Toplumsal sınıf ve katmanların oluşumuyla insanın özgül yaşamındaki ve doğasındaki çelişkilerin fazlalaşması sonucu, tiplerindeki çeşitlilik de fazlalaşınca çelişki uzmanlıkları da fazlalaştı! Örneğin tıp neredeyse her gün aynı amip gibi bölünerek yeni ana bilim dalları yaratmaktadır. Uzmanlıkların / ana bilim dallarının fazlalaşması çelişkilerin çözümünün kolaylığını gerçekleştirir emin ellerde... Doktora giderseniz, doktor sizin böbreğinizdeki taşı alır; ama örneğin bir mafia “doktoruna” giderseniz böbreğinizi alır... Bu yüzden “emin ellerde” dedim... Çelişki, şeylerin varlık veya “yokluk” nedenidir; çelişkinin olmadığı bir yer veya bir şey bulamazsınız; baktığınız, gördüğünüz, dokunduğunuz, duyduğunuz, duyumsadığınız vb. her şeyde çelişki vardır. Her şey çelişkinin ürünüdür ve bunun istisnası da yoktur. Canlılar dünyasında çelişki hamallığını tıka basa taşıyan tek varlık, insandır. En ileri, en gelişmiş insan bilince çıkardığı çelişkilerin(in) sayısı ve çelişkiler(in)e karşı açtığı savaşı üst düzeyde oranlayan, oranlama çabası içinde olan insandır. İnsan, önce kendini sorgulamak zorundadır. Sorgulayan, araştıran insan bu sorgulamalarını ve araştırmalarını yaşama aktardığı kadar insandır. Dünyanın en büyük sorusu “İnsan nedir?” sorusudur. Bu soruya verilecek yanıtların toplamı, her yönüyle yanıtlayanın aynasıdır. Verilen yanıtların farklı toplumsal sınıf ve katmanlar içinde bulunuşumuz yüzünden birçok değişiklik ve hatta karşıtlık içermesi oldukça doğaldır. Bu soruya verilecek bireysel yanıtların toplamı ise, toplumun aynasıdır. “Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur, fiziğim de.” diyen Montaigne’a katılmamak olası değil... İnsan ile hayvan arasındaki en belirgin özelliklerden biri, birinin toplum, diğerinin topluluk oluşturması olmasına rağmen insanın topluluk oluşturmayacağını düşünmek bana hiç de mantıklı gelmiyor. Dahası, günümüzdeki tüm sistemlerin topluma dayatarak uyguladığı “sürü psikolojisi” ve sonuçları bunun en bariz örneklerinden biridir ve toplum oluşturabilen insan sayısı ile topluluk oluşturan insan sayısı arasında her anlamıyla uçurumlar bulunmaktadır. Sürü psikolojisinin bir diğer adı da “Üç Maymunlar”dır. “...bireylerin, içinde etkileşime girdikleri toplumsal ilişkiler ve bağlar bütününün bir ifadesidir” diyor Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı ünlü eserinde toplumu tanımlarken... Murray Baukhin ise, “Hayvanların topluluklar oluşturdukları halde, toplumlar oluşturamadıkları düşüncesi, toplumsal ekolojide temeldir. Toplum, salt insanlara özgü bir alandır, çünkü insan toplumunu bir hayvan topluluğundan ayıran şey, toplumsal kurumların varlığıdır. (...) Kısacası topluluk şu ya da bu tür toplumsallığın zorunlu bir koşulu olabilir, ama toplumun varlığını açıklamak için kesinlikle yeterli bir koşul değildir.” diyerek biraz detaylandırıyor Özgürlüğün Ekolojisi isimli eserinde... Toplum içinde yer aldıkları halde toplumsal kurumların ne iş yaptığını bilmeyen birinci tip insanlar genel olarak üç öğün yemek yerler, kaşınırlar, solunum yaparlar, gerinirler, geğirirler, yutkunurlar... Trenlere bakmaları başlıca tutkularıdır. Sese göre başlarını çevirirler kimin / neyin sesi olduğuna bakmaksızın. Kendisinin yap(a)madığı bir şeyi başkası yapınca komiğine gider, tuhaf tuhaf kahkaha atarlar. Bunlar yaşamın farkında olmadıkları için kendilerinin de farkında değillerdir ve toplum içinde topluluk oluşturanlardır.Tüm felaketlerin hayırsız anası oldukları için yumurtladıklarını algılayamazlar; balıkgillerdendir... İkinci tipe giren insanlar kurum ve kuruluşların işlevlerinin, emek ile sermaye arasındaki karşıtlığın, dünyanın hem kendi hem de güneşin etrafında döndüğünün farkındadırlar. Soğuğu ve sıcağı ayıt ederler. Sevginin karşıtının nefret, dostluğun karşıtının düşmanlık olduğunun da farkındadırlar. Düşünme, algılama, yorumlama vb. yetilerine sahiptirler. “Yorumlayanlar” kategorisidir bu kategori... Ya da “Farkındayım”lar... Kendinden önceki filozoflara yönelik haklı eleştirisinde önemli olanın dünyayı yorumlamak olmadığını söyleyen Marx, esas olanın dünyayı değiştirmek olduğunu söyler. Bu yüzden sınıf savaşımları içinde aktif sorumluluk ve görev üstlenmişlerdir Marx ve ardılları... Gerici ve / veya faşist sistemler, birinci kategoriye giren sürüleri temel olarak kullanırken ikinci kategori olan “farkında olanlar” kategorisini de granitten sütun olarak dikmektedirler karşımıza... Aralarında her tür bilimin, teknolojinin, sporun, vb. vb. insanları ile sınıf mücadelesi içinde hasbelkader yer almış veya “etkilenmiş” kimileriyle birlikte kaçkınları ve kalleşleri de alır. Diğer insanları “balıkgiller” kategorisine sok(a)masa bile kendisine koltuk değneği olan bu kategori içinde eritmeye çalışır. İdeolojik izolasyonun ve insani erdemlere ilişkin dejenerasyonunun en yoğun yaşandığı kitle, bu kitledir. Güneşin ışıklarını bize geç göndermesinin nedeni, işte bu “farkındayım” kategorisi içindekilerdir. En itici tiplerdir. Hiçbir taşın altına elini sokmazlar. En tehlikeli ve en ahlaksızca olanı ise, devrimciliği maske olarak kullananlardır. Çelişkiler, çözümünü (alternatifini) kendi içinde taşırlar ama, “Bak, çözüm burada!” diyerek adres göstermezler. Çelişkilerin dili dilsizliktir. Dilsizlik dilini bilmek gerekir ve her çelişkinin dili de farklıdır. Onu, çelişkinin bilincine ulaşan insan o çelişkinin içine girerek arar, bulur, ortaya çıkarır ve kendisinden sonrakilere kolaylık olması açısından düzenler. Bu tür insanlar yaşamları boyunca çelişkilerle yatarlar, çözümlerle kalkarlar. Her yönüyle en gelişmiş insan tipi, işte bu üçüncü tipteki insandır. En olumlu insan bunlardır. Her yönüyle insan, bunlardır. Bu insanlar sabahleyin uyandıkları zaman dünündeki olumsuzluklarını buruşturup çöpe atan, olumluluklarını geliştiren ve yeni yeni olumluluklar yaratmayı / araştırmayı yaşam felsefesi haline getiren insanlardır. Bu insan tipi için hiçbir dinin, dilin, ırkın, coğrafyanın, yaşın, cinsiyetin, vb. vb. önemi olamaz. “İnsan” ile başlar söze, “insan” ile bitirir... Marx’ın yakın dostu olan August Bebel, “Kadın ve Sosyalizm” isimli ünlü eserinde doğa için doğru olanın insan için yanlış olamayacağını söylüyor. Bu doğru sözü tersten de okuduğumuz zaman yine aynı kapıya çıkıyoruz: İnsan için doğru olan, doğa için de doğrudur. Örneğin ozon tabakasının Amerika kıtasından bile daha büyük olan deliğinin kapanması hem doğanın ve hem de başta insan olmak üzere tüm canlıların “rahat bir nefes” alması demek değil midir! Özetleyecek olursam: Birinci tip insan, sadece yaşar... İnsan nüfusunun yüzde yetmişi bunlardan oluşur. İkinci tip insan, egosunu kıble yapmıştır. İster ki herkes kendi önünde secdeye kapansın. Elini sıcak sudan soğuğa sokmaz.. Kendi çıkarı söz konusu olduğunda müthiş makyavelisttir. Çoğunlukla güvenilmez insanlardır. İnsan nüfusunun yüzde yirmi beşi bunlardan oluşur. Üçüncü tip insan, elini bilimin eline kaynak yapmıştır. Öyle ki, ölümleri bile “bilimsel” olur! İnsan nüfusunun yüzde beşi bunlardan oluşur. Bu satırları okuyan değerli okur, aşağıdaki sorunun yanıtını bana değil, en yakın dostunuza söyleyin lütfen:
Siz hangi grubun içindesiniz?
Dostlukla...
Kullanıcı İmzası:Paylaşımların güneş gibi gökyüzünde parladığı yarınlara söz verenler, merhaba |
| |
Üye: melda81
İstanbul / Türkiye
, 31
|
|
| Kategori: |
| |
| |
| 19.10.2005 14:05 tarihinde eklendi, 1196 kişi tarafından okundu. |
| Konu: aşk nedir ? varmıdır yoksa bir anlık bir hismidir?ben hala ne olduğunu çözemedimde? |
ben yaşadıklarıma bakıp gerçek aşkımı hatırladım bir an ama onu eskisinden daha fazla sevdiğimi gidip başka birisiyle evlenmesine rağmen onun hayatının gerçekten istediği gibi geçmesi için kendimi sürekli dualar ederken buldum gerçek aşk bu olsa gerek peki sizce bu aşk değilse nedir? Kullanıcı İmzası: |
| |
Toplam 463 cevap. Sayfa: 1, 2, 3 .. 45, 46, 47 (Puan verilmemiş)
Tartışma Değerlendirme:
|
|